60'lar, 70'ler ve 80'ler / Mezardaki Ses

"Ve en sonunda, göreceğin aşk, o güne kadar verdiğin aşka eşit olacaktır." - The Beatles (The End)

17 Eylül 2017 Pazar

İyi Pazarlar

Courtesy of Vincent Peters
"Bir şeyleri kaybettiğimiz zaman tatlıdır. Biliyorum çünkü zamanında bir şeyi istiyordum ve de elime geçti. Bu kadar çok istediğim tek şey oydu. Elime geçtiğindeyse avuçlarımın içinde unufak oluverdi."- F.Scott Fitzgerald (The Beautiful and Damned)

Herkesin aklındaki Kylie Minogue portresi üç aşağı beş yukarı aynı sanırım. Pop müziğin yaşlanmayan kraliçesi. Aslında hep kendisi için genç tabirini kullanıyoruz, Madonna ve dönemdaşlarına dayanarak, fakat kendisinin de yaşı ilerliyor. Problem mi ? Elbette hayır. Genç Kylie'dense bugünkü halini tercih ederiz. Her bakımdan (no comment). Dünyanın en güzel tebessüm eden kadını, genelde cıstak parçalarıyla tanınıyor, fakat onun başka şarkıları da var. Bu pazar onları dinleyelim (varsanız eğer). Biraz seksi, kışkırtıcı, bolca arzu ve duygu yüklü parçalar listesi. Fazla gürültülü olmayan "şeyler".


"But what is love
Without the finer feelings? 
It's just sex
Without the sexual healing.
Passion dies
Without some tender meanings
It ain't love 
Without the finer feelings."


12 Eylül 2017 Salı

Twin Peaks Finalinin Ardından


Sanırım herkes Laura Palmer'ın hissettiklerini finalde paylaşmıştır. Çığlıklar içinde üçüncü sezonu noktaladık böylece. Kafada milyonlarca soru işaretiyle. Ne oldu peki ne bitti kimse anlamadı. 25 yıldır beklenen yeni sezon beklemeye değdi mi ? Maddeler halinde sezonu inceleyelim.

* * Ötesi sürprizbozan * *

11 Eylül 2017 Pazartesi

Sarajevo // Saraybosna

"Cesaretle ve ortaklaşa dökülen,
Şerefli Yugoslav Ulusal Ordusu'nun,
Bosna-Hersekli, Hırvat, Karadağlı ve Sırp
Tugaylarının kanlarıyla;
Ortaklaşa çabaları ve fedakarlıklarıyla,
Saraybosnalı yurtseverlerin,
Sırpların, Müslümanların ve Hırvatların;
6 Nisan 1945 yılında,
Saraybosna,
Bosna ve Hersek Halk Cumhuriyeti'in başkenti, özgürleştirilmiştir.
Saraybosna'yı ve bizim Anavatanımızı özgürleştiren,
Göçen Kahramanlara
Ebedi Şeref ve Şükran.
Kurtuluşun birinci sene-i devriyesinde,
Minnettar Saraybosna."


İşte bu satırlar işlenmiş Ebedi Ateş'in (Eternal Flame) duvarına. Savaşta ölen askerler için, farklı grupları kardeşilik ve dayanışma duygusuyla tek çatı altında toplamak için, İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşananları unutmamak için yakılmış bir birlik ateşi. Şehrin merkezinde. Üç caddenin kesişim noktasında. Mula Mustafa Bašeskije, Mareşal Tito ve Ferhadija caddelerinin kesişimi.

Bu kadar güzel bir "kesişim" nasıl oldu da yıllar sonra etrafa saçılıverdi ? Komşular karşı komşusunu vurabildi ? Çocuklar öldürüldü ? Nazi'lere karşı beraber savaşan gruplar zamanla birbirine kan davası güdebildi ? Tito'nun kardeşlik ruhuna ne oldu arkadaşlar ? Yugoslavya ruhu ?


Bir yıl önce uğradığım Sırbistan'dan çok etkilenmiştim. Doğasıyla, insanıyla, tarihiyle ve sokaklarıyla müthiş bir deneyimdi. Elbette Yugoslavya'nın izini takip etmeye çalışmıştım. Müzeleri dolaşarak, tarihe şahitlik etmeye çalışarak, okuyarak. Bu durumun diğer Ex-Yugo ülkelerine uğramakla sonuçlanacağı belliydi. Kaçınılmaz gerçekleşti, bu yaz döneminde, Bosna ve Hersek'e gittim.

Yine hüzünlendim, yine düşündüm, yine Tito'yu saygıyla andım ve yine kardeş Yugoslavya'nın bıraktığı küllere dokundum. Bu ülkelerin yaşadıklarından çıkarılacak çok ciddi dersler var. İşin politik ve tarihi kısmı bir yana dursun. Ben Saraybosna ve çevresinden bahsedeyim. Nasılsa yazım sürecinde Tito'ya ve Yugoslavya'nın parçalanmasına geliriz. İlk adımı atalım öyleyse.


9 Eylül 2017 Cumartesi

MONO: Bir Post-Rock Konseri !

Uzun zaman olmuş bir konsere gitmeyeli. Ne kadar çok özlediğimi tahmin edersiniz. Geçen sene yaşanan tatsız olaylardan sonra özellikle yabancı gruplar elini eteğini çekmişti buralardan fakat sektör güz döneminin başlamasıyla toparlanır gibi oldu. Birbiri ardına duyrulan "kayda değer" konserler. Carla Bruni, Dream Theater, Tom Odell, Marcus Miller, Iggy Azalea (dinleyeni var diye ekledim) ve Türkiye'ye milyarlarca defa gelen Anathema (hatta turne yapacaklar Türkiye çapında gene). Fakat bir konserden söz etmek istiyorum. Neredeyse kaçıracaktım çünkü son dakikada haberim oldu ancak. Post-rock'ın büyük gruplarından, Japonya'nın medarı iftiharı, MONO.

Yoldan gelmiş olmama rağmen ayağımın tozuyla soluğu Zorlu PSM'de aldım. Onca yorgunluğa rağmen bu fırsatı tepemezdim çünkü daha birkaç ay kadar önce kendime "neden 2015'teki konserlerine gitmedin be Zihin" demişliğim var. Biletlerin makul fiyatı da eklenince (tam 50 TL öğrenci 35 TL) motivasyonu sağlayıp gittim.

Post-rock deyince aklıma artık direk Zorlu Center geliyor çünkü ilk post-rock konserim olan Godspeed You Black Emperor'ı (GYBE) da orada seyretmiştim iki sene evvel (yazım için buraya tıklayın). Fakat o konser ana tiyatroda düzenlenmişti. MONO ise Studio adını verdikleri çok ufak bir sahnede performans sergilediler. Bazı şüphelerle mekana yaklaştıysam da mekana girdikten sonra seçimin doğru olduğunu anladım hemen. Sitesine göre 110 ile 500 seyirci kapasitesine sahip mekan oldukça ufak aslında fakat bu "sorunu" avantaja döndürmeyi çok iyi bilmişler.


Öncelikle şunu belirtmek isterim, böyle bir ışık sistemi görmedim arkadaşlar. Ki biliyorsunuz, gitmediğim mekan, tozunu yutmadığım sahne azdır. Mekan oldukça ufak olduğundan ötürü her bir yana ışıklandırma dikilmiş. Normalde sahne üstünden seyirciye karşıdan ulaşan sahne ışıklarının bir kısmı tavanlarda bulunuyor burada. Yani sanki siz sahnenin içindeymişsiniz hissini veriyor. Üç boyutlu konser şeklinde tanımlamak istiyorum çünkü hissettiğim buydu. İlk defa bir konseri bu kadar "yakından" izledim. Roger Waters, The Wall turnesinde de bu hissiyatı vermeye çalışmıştı aslında dört bir yandan aydınlatarak sahayı fakat orada stadyumun büyüklüğünden kaynaklı o "samimi hava" kaçırılıyordu istemsizce. Burası ise ufak boyutuyla tam anlamıyla özel bir sahne. Düşündüm bir ara hatta, bu sahnede çok sevdiğim şarkıcıları izlesem ne hissederdim ? GYBE, bu sahnede izlenseydi, daha mı çarpıcı olurdu ? Kafada sorular.


Dün gece Studio'da izlediğim "şey" bambaşka bir şeydi. Herkes MONO'nun performansından söz ederdi zaten, fakat böyle bir şey tahmin etmedim. Zaman durdu. Mekan küçüldü. Sadece müzik vardı tüm gece boyu. Işıklarla, grubun tükenmez enerjisiyle ve müthiş setlist ile beni etkilemeyi başardılar. 10 dakika gibi geldi tüm konser. O kadar hızlı geçti ki zaman. İzlediğim en güzel konserdi diyemem elbette fakat izlediğim en "atmosferik", en "etkileyici" konserdi kesinlikle.

Tam bir trans hali !

MONO'yu dünya gözüyle izlemeden es geçmeyin.

Efsanevi Ashes in the Snow'la başladı konser. 13-15 dakikaya yakın bir sürede tamamlandı ve herkes nefesini tutmuş vaziyette şarkının bitimini bekledi. Alkışlarken şu geçti aklımdan, post-rock'ı neden seviyorum, işte bu yüzden. Melodik, melankolik, karanlık, girift. Bebek ninnisi gibi başlayıp, konser salonunu yıkmaya varacak denli gürültülü bir final ancak Ashes in the Snow'da olur zaten. Kırmızı mavi ışık huzmeleri altında donduk. Baterist Yasunori Takada'nın müthiş performansı ile. Bugüne kadar izlediğim en görkemli konser açılışlarından biriydi kuşkusuz.

2016 güz döneminde çıkardıkları Requiem for Hell albümünün tanıtım turnesi kapsamında verilen konserde çalınan ilk "yeni" şarkı Death in Rebirth'tü. Marşvari ritmiyle başlayan şarkıya bassçı Tamaki Kunish'nin meşhur "sallanması"yla eşlik ettik. Ne güzel bir kendinden geçiştir o. Ağzından tek kelime çıkmadan, adeta somurtarak, benim diyen kadın solistlerden çok daha karizmatikti sahnede. O saçlarını salladıkça, bassıyla oynadıkça, biz de istemsizce eşlik ettik kendisine.

For My Parents'ın unutulmazlarından Dream Odyssey geldi sonra. Klavye başına geçti Kunish. Işıklar loşlaştı. Sessiz sakin yolculuğa çıktık. Tedirgin gitarların eşlik edişiyle.

Grubun en sevilen albümlerinden Hymn To The Immortal Wind'e geri dönüldü ve yine kar yağışı başladı; Pure as Snow (Trails of the Winter Storm). Ne denebilir ki zaten, bu şarkının stüdyo hali bir olay, canlı hali başka olay. Uzaya kadar yükseldi heyecan. Finali gümbür gümbür oldu.

Recoil, Ignite'sız MONO konseri olmazdı zaten. Konser alanını başımıza yıktılar.

Kapanışın yeni şarkılardan olan Requiem for Hell'le yapılacağını biliyordum. Ama yine de heyecanlandım. Çünkü bu şarkıyı çok sevdim ben. Canlı dinlemek için ölüp bitiyordum diyebilirim. Klasikleri çalmasalar da olurdu. Fakat bu... Eksik olamazdı. 15 dakikayı aşan süresiyle, kalplere inen basslarla, felaket gürültüsüyle, sert üslubuyla, şirazesinden kayan sahne ışıklarıyla olması gerektiği gibi bir finaldi. Alandaki insanlar ne düşündü hiç bilmiyorum ama konserin en büyük anları giriş ve bu kapanışıydı. En güzel anıysa, grubun feyk attığı, şarkının bir anda susup aniden devam ettiği yerdi sanırım. MONO böyle bir şeymiş demek canlı performansında. Ayrı bir müzik olayı. Kendimin dahi şaşıracağı bir tespit yapacağım; GYBE konseri bunun yanında sönük kaldı.

Şarkının 17 dakikalık halini öneririm fakat Youtube'daki bu kısa haliyle idare edeceğiz.


Peki bitti mi dersiniz ?

MONO bizi ayrı seviyor. Bunu hissediyorum. Çünkü uzun zamandır bis yapmayan grup sahneye tekrar döndü ve yapılan anonsta yedi senedir çalmadıkları bir şarkıyı çalacaklarını söylediler. Moonlight geldi. Bizim için. Konser boyu konuşan gevezeler dahi sustu. Saygı anı. Ömründe kaç defa Moonlight dinleyeceksin ki zaten otur sus ve dinle.


Çıkışta grup elemanlarının albüm imzalatacaklarını öğrenir öğrenmez sıradaki yerimizi aldık haliyle. Yanımda albüm olmadığından biletle yetindim ama bu bile yeter zaten. Sahnede yüzlerinde en ufak bir mimik olmayan insanların dışarıda ne kadar güleryüzlü ve konuşkan olduklarını görmek şaşırttı. Hepsi de çok şeker insanlar anlayacağınız. Japonya'ya selam edelim öyleyse.


Müsadenizle ben dinlenmeye gidiyorum; ayaklarım artık beni taşıyamıyor. Vallahi post-rock'cıyız.