60'lar, 70'ler ve 80'ler / Mezardaki Ses

"Ve en sonunda, göreceğin aşk, o güne kadar verdiğin aşka eşit olacaktır." - The Beatles (The End)

18 Kasım 2017 Cumartesi

Güzel Kitaplar, Güzel Kahveler, Güzel İnsanlar ve Güzel Vedalar


"Biz de büyüdük fakat hala bizim olmayan bir repertuarın ağlarında, emanet notaların arasındayız. Müzik grubu falan değiliz maalesef, müzik grubu taklidi yapıyoruz....Pastanede bir yabancının sesiyle konuşurken barda bir başkasının sesiyle şarkı söylüyordum. Hiçbir şey üretmeyip üretilenleri tekrarlamak tüketmişti bizi. Bir albüm yapmalıydık. Her türlü yüzeysellikten, yapmacıklıktan ve klişeden uzak, karekterli, Türkçe bir albüm... Yoksa boğucu gece kulübü karanlıklarının içinde yok olacaktık." - Hakan Bıçakcı (Apartman Boşluğu)

Yine arkadaşla kaliteli bir gün yaşadım daha geçenlerde. Zaten hanımefendinin yanında nasıl yaşamayayım ki ? Güldürür, düşündürür, saçmalatır, falan. İçinde bir Schopenhauer taşısa da ona dışarıdan bakarsanız Ozzy neşesi görebilirsiniz. Öyle bir şey kendisi. Buraları okuyorsunuz iyi biliyorum küçük hanım. Herhalde kendisiyle Balkan Savaşları sırasında tanıştık. Yüzlerce senelik arkadaşız muhtemelen. Töbe süphanallah yaşımız çıkacak. Kes buraları Zihin, montajla.

Bir süre boyunca kendisi aramızda olamayacak artık. Son buluşmalarımızı yapalım dedik. O yokken Türkiye'ye güzel bakalım. Yere çöp falan atmayalım, çiçekleri koparmayalım, kedileri köpekleri sevelim. Döndüğünde bıraktığı gibi bulsun. Hint şiirleri ile karşılarız onu havalimanında.


Kendimi tekrardan lisede hissettim. Ona yine böyle bir şeyler yazmıştım. Üniversitede de. İtinayla yazıyorum. Bıkmadan okuyor o da. Vakit bulup yıllıkları karıştırmalı. Neler çıkar Allah bilir !

Dramatize etmeden geçiyorum hemen.

Perhiz yaptığımdan kendisi ile yemek yeri seçerken zorlanıyoruz. Sorun bende. "Aman onda şeker vardır", "dur yapma nişasta o", "hemen bırak şu karbonhidratı" yorumlarımla darlıyorum. Neyse gene bulduk ev yemeği şeysini. Midemize ekmek ve türevlerini sokmadık valla. İrademize aferin.


Hiç de sevmem yemek resmi paylaşmayı. Olan olmayan var sonuçta. Zaten hayat ateş pahası.

Sonra yürüdük biraz Kızılay'da. İnsan yağmış gene meydanlara. Çin Republikası'nda hissettim kendimi. Haftaiçi veya haftasonu farketmiyor. Kalabalık arkadaşlar. Her yerde buluşan insanlar. Kavuşsun insanlar. Boşverin ağlanmayı.

Sonra da 2017 model keşfim olan Coffee Lab'e oturduk. Bir dost önermişti orayı ve ben fazlasıyla memnun çıkmıştım. Balkonlarının müptelasıyız. Hem sessiz, ne konuştuğunuzu duyuyorsunuz, hem de harika manzarası. Kahveleri de leziz ayrıca. Ben gerçi değişiklik olsun diyip arkadaşın ve diğerlerinin bazı önerilerine kapılıp London Fog Latte içtim. Hoş bir şeymiş tabii fakat ben zıpkın gibi espresso ve türevlerini arıyorum. Çok sert adamım dostlar. Pek inandınız.


Yeri gelmişken müjdemi isterim. Üstadımız hanımefendimiz nihayet blog açma olayını ciddi düşünüyor. Senelerdir bekliyordum. Bakarsınız aramızda olur yakında. En yakın arkadaşımı burada en güzel iltifatlarla karşılayacağınızı düşünüyorum. Kendisi hak ediyor iyi bir karşılamayı.

Seversiniz bence. Ponçik hanımefendi. Şu lafı da sevmem. Hatta sevmeyiz, aşkito yok, minnak yok.

Neyse işte sonra kitap bakındık onunla. Valla birbirimizi tutmalıyız aslında fakat nerede ? Bıraksalar kolilerle alacağız yani. Durum şu:


Güzel kitaplar aldım yine. Bilimkurgu ve şiirle zehirliyorum kafamdaki tilkileri. Kafa duruyor. Sakin bırakıyor. İnsanlar tarihi kitapları alıp nasıl sıkılmadan okuyorlar ya hayret. Geriliyorum ben. "Aaaaa şu da meğer böyleymiş" deyip hayıflanıyorum. Tartışma programları gibi sanki. Kurgu iyidir. Yalancı evrenlerde yaşamak evladır. Ne geliyorsa da şair ruhumuzdan geliyor ya başımıza. Çaktırmayın.


Yugoslavya kitabı buldum ayrıca. Hemen aklıma düştü resim.


Kabullenemedik hala.

* *

Bende böyle. Dönene kadar sakal uzatıyorum - Gandalf'a benzedi.

Türbülansa falan girme yolda. Ayakkabılarını da iyi yerleştir.

17 Kasım 2017 Cuma

Kahvaltı Etmeden Önce Geldim


07:21 Yazıya başladım.

Sabah sporundan döner dönmez gündelik ritüelime başlamışken duş çıkışı dedim bir zamanlar blogum mu vardı acaba benim. Uyandım herhalde o sırada. Gelip kolaçan edeyim dedim. Bir sürü yorum kalmış benim arkamda yanıtlanmamış. Onları cevapladım. Sonra sıfır kilometre bir şeyler tuşlamaya geldim. Fakat en başta blogumun adresini aratınca karşıma şu çıktı:


Tamam uyanamadım. Düşünün artık ben sabahın köründe ne halde spor yapıyorum. Beyin kapalı. Zihin kapalı. Spor diye evden çıkıp başka şehre falan gidersem şaşırmayın. Hey Allahım.

Zihin açıcı dua şart.

Biraz daha kesik kesik yazarsam blog tarihim fetret devrine girecek. Yılın üçte birini boş geçirdi sayfam. Biraz zorlasam yılın tam yarısı olacakmış nerdeyse.


17 Ekim 2017 Salı

Kral Richard






















"A-wop-bop-a-loo-bop-a-wop-bam-boom!"

Rock and roll, doğduğu anda doğumhanede bu tekerlemeyi sayıklamıştır der bazıları, doğrudur. Little Richard -veya diğer adıyla "Rock N'Roll'un Mimarı"- oyunun kurallarını ortaya koyan adam. Elvis Presley, Otis Redding, Roy Orbison ve Sam Cooke gibi üst klasman sese sahiptir. Fakat çok daha tehlikelidir. Başkasına benzemez. Feryatları, ciyaklamaları, peruğu ve "taşkınlıkları" ile kendi farkını ortaya koymakta. "Get Down With It" şarkısının altından kalkacak ikinci bir şarkıcı daha yoktur bana sorarsanız. Gövde gösterisi gibidir adeta. Müziği stratosfere çıkartmakta markadır.

"Elvis, Rock and Roll'un kralı olabilir, fakat ben de kraliçesiyim."

Şarkıcılığı bir yana dursun, kendine has esprileriyle de eşsiz bir zihin. Yıllardır bu videosuna güler dururum yorulmadan. Sahneyi ele geçirmesiyle, ünlü "(shut up) kes sesini "lafıyla, yanı başındaki adama "günaydın" demesiyle beni mahvediyor. Videolarını izleyin. Gülme garantili.



Yarım yüzyıldır hayat biçimi ve tartışmalı açıklamalarıyla manşetlerden inmeyen Little Richard, kendine has bir sanatçı. Bir müzik türünün doğumuna şahitlik etti. Kendi elleriyle doğurdu onu. Peşinden gelen Elvis gibiler de bu müziği ileriye taşıdı. Bugün bu efsanenin eserlerini dinleyelim, halen yaşıyorken hakkını verelim ve onun mirasına sahip çıkalım.


15 Ekim 2017 Pazar

Festival İzlenimleri

Daha önce söylemiştim zaten. Haftasonu Odtü'de olacağım diye. Festivale gittim. Selda Bağcan ve Cem Adrian'ı seyretmek istiyordum ben. Konserlere geçmeden festivalin organizasyonundan söz edelim. Çünkü dünyanın en ala isimlerini çıkarsanız da organizasyon başarılı değilse konserler yerine olaylar konuşulur. Konser öncesi sosyal medyada insanların paylaştıklarını gördükçe istemsizce gözlerimi devirip tırsma durumları yaşadım. Gözümü karartıp gittim ama.

Ne yalan söyleyeyim giriş sorunsuzdu. Belki de erken gittiğimden öyle başarılıydı. Taktık bilekliği ve içeri girer girmez gördüğüme inanamadım. Gökten insan yağmış adeta. Ve saat daha 4 suları. Ağır topların çıkmasına var. Çimene yatanlar, tırabzanlara tutunanlar, resim çektirenler,...

İki sahneyi aynı mekana kurmuşlar orada. Vişnelik amfisinde bir sahne, yanındaki otoparkta bir sahne düzenlemişler. Mantık güzel. Fakat problem şurada, aynı anda konser düzenlenmiyor, dahası herkes sırasını bekliyor. Birindeki konser son bulunca öbüründe anında ilk notalar çalınıyor. Hüsnü Arkan vardı gittiğimde. Bitti ve hemen yan sahnede Kurtalan Ekspres başladı. Tabii ben manevra yapana kadar... İki sahneyi duvarla ayırmışlar. Fakat geçiş aralığı dar. Daha o saatten geçişler eziyete dönmüş. Zaten o nedenle çimenliği bırakamadım. Dedim neme lazım şimdi gideriz dönemeyiz. Bari konser aralarında 5 dakika verselermiş de insanlar sahneler arası yürürken koşturmasaymış. 100 metre maraton maşallah.

Diğer problem her yaştan insana açık bir festival olması. Nesi var diyebilirsiniz. Sorun mekanda içki alınması. Satış var mıydı görmedim fakat lise talebelerinin ellerinde birayla sağda solda salınması kötüydü. 18 yaş sınırı getirilmeliydi. Çimlerde bütün gün devrilip demlenen gençlerin ilerleyen saatlerde zombiye dönüşmesi ve ufak tefek tatsızlık çıkarmaları nahoş.

Üçüncü ve en baba problem kapasitenin üstünde bilet satışı. Biliyorum karşı çıkacaktır organizatörler fakat herkes bu dediğime katılacaktır. Gece konserlerinde yer falan yoktu. İnsanlar diğer sahneden öbürüne geçmeye çalışıyor fakat adım atacak yer göremiyorlardı. Hatta Selda Bağcan öncesi anons yapıldı, yerde oturmayın, millet yer bulamıyor tarzında. İstediğin kadar milleti uyar, yer yok. Seyirci amuda da kalksa bu kadar insan sığmaz. İtiş kakış içinde resmen konserve tadında izledik. Keyifsiz.

Yaşımız da geçiyor sanırım. Festivali kaldıramıyorum. Arkadaşımla ayakta dururken dahi zorlandığımızı hissettik. Paralı ve iki saatlik gece etkinliklerine terfi etmek lazım.

Neyse boşverin.